#9

#9 Gri Bölge


Sarkozy Davası Gölgesinde Batı Demokrasilerinin Ahlak Krizi

Batı demokrasileri yüzyıllar boyunca kendilerini diğer yönetim biçimlerinden "ahlaki üstünlük" söylemiyle ayırdı. Kuralların, kurumların ve kamu çıkarının kişisel menfaatin önünde olduğu iddiası taşıyan bu sistemler, modernleşme sürecindeki birçok ülkede de ideal yönetim sistemi ve medeniyetin bir gerekliliği olarak görülmekteydi. Ancak son yıllarda yaşanan skandallar bu anlatının giderek aşındığını gösteriyor. Sarkozy'nin Libya'dan gelen fonlarla finanse edilen kampanyası, Boris Johnson'ın BAE lehine lobi faaliyetlerinde bulunduğu iddiaları, Senatör Bob Menendez'in ve Joe Biden'ın oğlu Hunter Biden'ın yabancı temsilcilerle kurduğu ilişkiler… Tüm bu örnekler, Batı demokrasilerinin ahlaki söyleminin giderek güç kaybetmekte olduğunu düşündürüyor.

Fransa'da 2007 cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Nicolas Sarkozy'nin kampanyasının Libya lideri Muammer Kaddafi tarafından finanse edildiği iddiaları yıllar boyunca gündemde yerini korumuş ve Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam'ın Sarkozy'ye çeşitli nedenlerle milyonlarca euro aktarıldığını açıklamasının ardından 2013'te soruşturma başlatılmıştı. Sarkozy'i Kaddafi'yle tanıştırdığı iddia edilen Lübnanlı silah tüccarı Ziad Takieddine ise 2006-2007 yılları arasında Libya'dan aldığı paraları valizlerle doğrudan Sarkozy'ye götürdüğünü açıklamıştı. Bütün bu iddiaların arasında 2024'te sonuçlanan davada "suç örgütü kurma ve yolsuzluk" suçlamalarından beş yıl hapis cezasına çarptırılan Sarkozy geçtiğimiz günlerde cezaevine girdi.

Fransa'nın eski cumhurbaşkanına verilen beş yıllık hapis cezası, kişisel bir yolsuzluk hikayesi olmanın ötesinde Batı demokrasilerinin ahlaki üstünlük iddiasını zedeleyen bir olay olarak kayda geçiyor. Zira bu tür davalar, demokrasinin temel taşlarından biri olan "hesap verebilirliğin" bile gücü elinde tutanlar söz konusu olduğunda ne kadar kırılgan olabileceğini hatırlatıyor. Bu süreç, Batı'nın uzun süredir sahip olduğu "ahlaki üstünlük" anlatısına gölge düşürmekte. Kamuoyunun bu davayı yakından takip etmesi ve yargının bir şekilde işlemeye devam etmesi nedeniyle demokrasinin büyük bir kriz içinde olduğunu söylemek şimdilik abartılı olsa da demokratik kurumların temsil ettiği güvenin sarsıldığı da inkar edilemez bir gerçek.

Sarkozy Davası

Kaynak: AFP


Sarkozy davasına benzer bir tartışmanın İngiltere'de de gündeme gelmesi Batı demokrasilerinin karşı karşıya olduğu ahlaki sınavı daha görünür kılıyor. The Guardian'da çıkan habere göre Boris Johnson'ın BAE menşeili yatırım fonu Mubadala ile bağlantılı bir iş girişimi için lobi faaliyetlerinde bulunduğu ortaya çıktı. Bu süreçte Boris Johnson'ın aynı zamanda Manchester City futbol takımının da sahibi olan Mubadala CEO'su Haldun el-Mübarek'i Downing Sokağı 10 Numara'da yer alan başbakanlık konutunda birçok kez ağırladığı ve bu ilişkiden kişisel çıkar sağladığı iddia ediliyor. Boris Johnson'ın ayrıca üst düzey bir Suudi yetkili için lobi yaptığı ve Venezula Devlet Başkanı Maduro ile görüşmesinin ardından 200 bin sterlinden fazla para aldığı diğer iddialar arasında.

Benzer bir durum geçtiğimiz günlerde İngiltere'de ortaya çıkmıştı. Avrupa şüpheciliği ve göçmen karşıtlığıyla bilinen Reform Partisi'nin Galler'deki eski liderinin Avrupa Parlamentosu üyesi olduğu dönemde Rusya lehine açıklamalar yapması karşılığında rüşvet aldığını kabul etmesi, "özgür ve ilkeli Batı siyaseti" imajını daha da zedeleyen bir başka gelişme oldu. Bu örnekler, sembolik ve kurumsal ağların kişisel sermayeye dönüşebildiğini hatırlatırken kişisel nüfuzun etik sınırlarının ne kadar genişleyebileceğine dair kaygıları da artırıyor. Avrupa demokrasileri, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerini korudukça bu tür tartışmalarla yüzleşebiliyor olsa da bu yüzleşmeler aynı zamanda Avrupa sisteminin kendi siyasal etik anlayışında yaşanan çözülmeleri de gözler önüne seriyor.

Üstelik bu yolsuzluk ve tartışmaları sadece Avrupa ile sınırlı değil. ABD Senatörü Bob Menendez'in Mısır hükümetinden rüşvet aldığı iddiaları üzerine süren dava, Batı demokrasilerinde "ittifak" kavramının yeniden düşünülmesine yol açıyor. ABD'nin Mısır'a yapacağı milyonlarca dolarlık yardımı yönlendirmek karşılığında altın külçeler ve nakit para kabul etmekle suçlanan Menendez, Mısır lehine ajanlık yaptığı gerekçesiyle 11 yıllık hapis cezası almıştı. Bu olay, dış politikada "müttefiklik" ve "yardım" gibi kavramların kişisel çıkar ilişkileri tarafından nasıl kişisel çıkarlar için kullanılabildiğini de göstermesi açısından dikkat çekici.

Benzer biçimde, Joe Biden'ın oğlu Hunter Biden'ın Çin ve Ukrayna bağlantılı iş anlaşmaları, diplomatik nüfuzun giderek kişisel ekonomik ağlarla kesiştiği tartışmalarını gündeme taşıyan bir başka konu olarak öne çıkmakta. Üstelik Joe Biden'ın görev süresinin sonuna gelirken oğlu için başkanlık affını kullanması ABD'de kamuoyunun demokrasiye ve kurumlara olan güvenini boşa düşürürken özellikle Trump yönetimini kurumların içini boşaltmasıyla suçlayan Demokrat Partililer arasında büyük bir huzursuzluğa neden olmuştu.

Bu örneklerin ortak paydası, Batı demokrasilerinin temsil ettiği ahlaki argümanın zarar görmesi. Nitekim Batı demokrasileri uzun süre ekonomik ve askeri gücüyle birlikte siyasal alanda "ahlaki üstünlük" iddiasıyla küresel meşruiyetini inşa etti. Şeffaf kurumlar, bağımsız yargı ve hesap verebilir siyaset, bu sistemlerin hem içeride hem dışarıda temsil ettiği değerlerin temeliydi. Ancak son yıllarda yaşanan skandallar, bu ahlaki üstünlük iddiasının artık bir kimlik ifadesinden ziyade bir vitrin işlevi gördüğünü düşündürüyor.

Şeffaflık, içi dolu bir ilke olmaktan çıkıp "görünmesi gereken" bir performansa dönüşmüş durumda. Bu erozyon, en azından şimdilik, demokratik kurumların tamamen ortadan kalkması anlamına gelmiyor olsa da onların taşıdığı ahlaki sermayenin aşınması demek. Bu bağlamda, son yıllarda ana gündem maddesi kurumların işleyişini korumak haline gelen Batılı demokratlar, günümüzde kurumların dayandığı güven duygusunu da bir o kadar savunmak zorunda.

Japonya'nın Yeni Demir Leydisi

Japonya tarihinde ilk kez bir kadın başbakanlık koltuğuna oturarak ülkenin siyasi tarihine yeni bir sayfa ekledi. Liberal Demokrat Parti'nin muhafazakar kanadından gelen Sanae Takaichi'yi ilk kutlayan isimlerden birisi ise ABD Başkanı Donald Trump oldu. Trump, Truth Social sosyal medya platformunda yayınladığı mesajda "Japonya, büyük bilgelik ve güce sahip, son derece saygı duyulan bir kişiyi ülkenin ilk kadın başkanı olarak seçti. Bu, Japonya'nın muhteşem insanları için olağanüstü bir haber. Herkesi tebrik ediyorum!" ifadelerini kullandı.

Takaichi'nin başbakanlık koltuğundaki ilk büyük görüşmesi de Trump'la gerçekleşti. Tokyo'da gerçekleşen bu buluşma, iki ülke arasındaki stratejik ilişkilerin ötesinde dünya siyasetinde yükselen yeni bir eğilimin sembolü olarak da dikkat çekiyor. Görüşmede Takaichi ve Trump, nadir toprak elementleri üzerine bir işbirliği anlaşması ve bir "Altın Çağ Bildirisi" imzaladı. Başbakan Takaichi, ABD'ye yatırım taahhüdünde bulunurken Trump da Takaichi'ye övgüler yağdırarak, "Ne isterseniz, hangi yardıma ihtiyacınız olursa Japonya'ya yardım etmek için her şeyle yanınızdayız." ifadelerini kullandı. Trump'ın tüm bu övgü dolu sözleri, iki liderin diplomatik nezaketin ötesinde ideolojik yakınlığının da bir göstergesi.

Japonya'nın Yeni Demir Leydisi

Kaynak: AFP


Takaichi'nin liderlik tarzı, Trump'la kurduğu bu sıcak ilişkiyi anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Takaichi, tıpkı Trump gibi siyasette statükoyu sarsan, alışılmış kalıpların dışına çıkan bir figür. Japon siyasetinde "özür dilemeyen milliyetçilik" çizgisinin savunucusu olan Takaichi, Trump'ın "Make America Great Again" sloganını hatırlatan bir biçimde geçmişle barışmayı ve Japon tarihinin başarılarını öne çıkararak ulusal gururu yeniden inşa etmeyi hedefliyor.

Takaichi, siyasi ilhamını ise İngiltere'nin Demir Leydisi Margaret Thatcher'dan alıyor. Aynı zamanda bir heavy metal davulcusu olan Takaichi'nin Japon siyasetinin bürokratik tonuna meydan okuyan tavrı onu dikkat çekici bir figür haline getiriyor. Ayrıca Takaichi, Anayasa'da Japonya'nın silahlı kuvvetlere sahip olmasının önüne geçen maddede revizyona gidilmesini savunarak Japonya'nın pasifist dönemi kapatmayı ve ordunun rolünün resmen tanınmasını savunuyor.

Benzer şekilde Takaichi eğitim alanında revizyona gidilerek okullarda Japonya'nın karanlık geçmişinden ziyade başarılarına ve ulusal gururuna odaklanılmasını savunuyor. Japonya'nın ilk kadın başbakanı unvanıyla sükse yapmasına rağmen toplumsal muhafazakarlığını koruyarak hükümette kadın kotasına ve eşlerin farklı soyad kullanmasına karşı çıkıyor. Göçmenlik ve güvenlik politikalarında ise sert bir yaklaşıma sahip. Yabancıların mülk edinme haklarını sınırlamayı, savunma bütçesini büyütmeyi ve Japonya'nın kendi kendine yeterli bir güç haline gelmesi başlıca öncelikleri arasında.

Donald Trump ve Sanae Takaichi, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olsalar da güç, güvenlik ve ulusal çıkarların önde olduğu aynı politik dili konuşuyorlar. Her iki lider de küresel düzenin kurumlardan ziyade ulusal önceliklerle şekillenmesi gerektiğine inanıyor. Bu nedenle hem Washington'da hem Tokyo'da "önce biz" anlayışı merkezde. Çok taraflı diplomasiye ve uluslararası kurumlara mesafeli bu yaklaşım, demokrasilerin giderek daha fazla kendi iç güvenlik refleksleriyle tanımlanan birer imparatorluk refleksi geliştirdiğini düşündürüyor.

Takaichi–Trump hattında şekillenen bu yeni dönem, liberal demokrasilerin içinde filizlenen yeni siyasal ruhun bir yansıması. Bu yeni eğilim, Japonya'nın yanı sıra son yıllarda Macaristan'da Viktor Orban, Çekya'da Andrej Babis ve Hollanda'da Geert Wilders gibi Trumpvari liderlerin yükselişiyle birlikte liberal düzenin etkisini kaybettiği bir dönemin habercisi. Uluslararası kurumlara, küresel normlara ve liberal değerlerin kendisine duyulan şüphecilik artarken bu liderlerin kişisel karizmaları, diplomatik dengelerin ve kurumların yerini alıyor.

Kağıt Üzerinde Kalan Ateşkes
Ateşkes anlaşmaları genellikle savaşın bittiğini değil savaşın bir süreliğine durdurulmasını temsil eder. Kağıt üzerinde barışın adı olsa da Gazze'de yaşananlar bu kelimenin ne kadar anlam kaybına uğradığını yeniden hatırlatıyor. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun Hamas'ın ateşkes şartlarını ihlal ettiği iddiasının hemen ardından İsrail ordusu Gazze'ye yeni hava saldırıları başlattı. Hamas ise yaptığı açıklamada ateşkese bağlı kaldığını, İsrail'in suçlamalarının gerçeği yansıtmadığını belirtiyor. Bu karşılıklı açıklamalar, Netanyahu yönetiminin ateşkesin şiddeti gerçekten durdurmaktan çok onu yönetilebilir hale getirme çabasında olduğunu bir kez daha tüm dünyaya gösterdi.

ABD'nin arabuluculuğunda yürütülen ateşkes antlaşması soykırım politikalarının ve şiddetin kesileceğine dair umut vermişti. Hamas elindeki tüm canlı esirleri teslim etmiş, karşılığında yaklaşık iki bin Filistinli mahkum serbest bırakılmıştı. Bu adımlar, bir süreliğine de olsa yıkımın ortasında bir nefes aralığı oluşturmuştu. Ancak bu kırılgan denge, kısa sürede yerini yeniden İsrail bombardımanına bıraktı. Ateşkesin ihlal edilmesi ise şiddetin İsrail'in bir politik alışkanlığına, hatta kimliksel bir refleks haline geldiğinin bir işareti.

Gazze Ateşkesi

Kaynak: Reuters


Son saldırılarda Gazze'de sadece bir gecede yüzü aşkın insan öldürülürken bunların 46 tanesi masum çocuklardı. Ateşkesin yürürlüğe girdiği 10 Ekim'den İsrail'in kapsamlı bombardımanı başlattığı güne kadar ise 125 saldırıda en az 94 Filistinli yaşamını yitirmişti. Her yeni saldırı, Netanyahu'nun "güvenlik" adına yürüttüğü politikanın bedelini kimlerin ödediğini hatırlatıyor. İsrail'in askeri operasyonları devletin güvenlik kimliğini yeniden üretme ve Netanyahu'nun koltuğunu koruma biçimi haline gelmiş durumda.

İsrail'in askeri refleksi, yıllar içinde bir güvenlik önlemi olmaktan çıkıp politik bir kimliğe dönüştü. Her yeni bombardıman aynı zamanda Filistinlilerin kolektif hafızasını, yas tutma hakkını ve geleceğe dair inancını da zedeliyor. Bu durum, askeri üstünlüğün "meşru savunma" söylemiyle nasıl iç içe geçtiğini açıkça göstermekte. Güvenliğin yalnızca bir taraf için anlam taşıdığı yerde barışın karşılığı ise adalet değil, sessizlik oluyor.

Uluslararası toplumun tepkisi ise sadece rutin bir çaresizlik ifadesi. Her ateşkes çağrısı ve her diplomatik uyarı, aynı duvarla karşılaşıyor. Küresel aktörler "istikrar" adına sessizliği tercih ettikçe ateşkesin anlamı Gazze'nin yıkıntıları arasında biraz daha kayboluyor. Bugün Gazze'de yaşananlar, barışın ancak Filistinlilerin hak ettikleri değeri gördüğü bir adalet sisteminin yeniden kurulmasıyla mümkün olabileceğini gösteriyor. Ancak o güne kadar tüm dünyanın gözü önünde bir toplum ateşkes süsü altında sessizce yok olmaya devam ediyor.
Gri Bölge
30 Ekim 2025
-Sarkozy Davası Gölgesinde Batı Demokrasilerinin Ahlak Krizi -Japonya'nın Yeni Demir Leydisi -Kağıt Üzerinde Kalan Ateşkes